GuncelMekan.com

Güncel Mekan

Türkiye'nin En Güncel Forum Sitesi

İmani Şüphe ve Tereddütler.

Dini Sohbet icinde İmani Şüphe ve Tereddütler. konusu , SORULAR [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın... ] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın... ] [Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın... ] [Üye Olmadan ...

Geri git   GuncelMekan.com >
..:: Din Bölümü ::..
> İslam Arşivi > Dini Sohbet

Anlık İletiler Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünki Mesajlar Forumları Okundu Kabul Et


Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1 (permalink)  
Alt 05-12-2008
GiZemLi_80 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Bayan Üye
 
Üyelik tarihi: Apr 2008
Nerden: Bilmesenizde Olur:)
Mesajlar: 313
GiZemLi_80 is just really niceGiZemLi_80 is just really niceGiZemLi_80 is just really niceGiZemLi_80 is just really nice
Gül İmani Şüphe ve Tereddütler.




SORULAR
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]


CEVAPLAR
Bu bölüm, M Fethullah Gülen Hocaefendinin çeşitli konuşmalarından derlenmiştir

Allah’ın özü ve nitelikleri bilinebilir mi?
Allah, yarattığı şeylerden; onların hakikisinden ve izâfîsinden tamamen başkadır Kaldı ki, insan, şu sınırlı âlemde hep, sınırlı düşünür, sınırlı görür, sınırlı duyar
Evet, insanın bu âlemde gördüğü şeyler, milyonda beş nisbetindedir Duyduğu şeyler de o kadar Meselâ o, sâniyede 40 defa ihtizaz (titreşim) yapan bir sesi duymaz Binleri aşan ihtizâzı da duymaz Öyle ise insanın, sesleri duyup alması sınırlıdır Bu da, ancak milyonda çok küçük nisbetde bir şeydir O'nun görüş ve duyuş sahası da çok dardır Bu kadar sınırlı gören, duyan, bilen bir insanın "Allah için görülmüyor? Nasıldır?" demesi -hâşâ!- O'na kemmiyet ve keyfiyet izâfe ederek, O'nun üzerinde düşünmesi, dolayısıyla da haddini bilmemesi demektir Sen nesin ve neyi biliyorsun ki, Allah'ı da bilesin! Allah kemmiyet ve keyfiyetten münezzehtir ve senin nâkıs kıstaslarınla ölçülmeyecek kadar muâllâdır n) Sen ışık hızıyla trilyon sene ötelere gitsen ve trilyonlar senelik öteleri görsen, sonra gördüğün bu kâinatları üst üste yığsan; bunlar, O'nun varlığına nisbetle mikroskobik birşey bile olamaz Bizler daha Antartika kıtasını bilemezken, bütün kevn-ü mekânları evirip çeviren Allah'ın -hâşâ- ve kellâ- "nitelik" ve "niceliği" hakkında nereden bilgimiz olacak!! Allah, Allah olduğu için, O'nun tâbiriyle "nitelik" ve "nicelik"ten de mukaddes ve münezzehtir O, bizim, her türlü tasavvurlarımızın ötesinde, ötelerin de ötesindedir
Kelâmcı: "Aklına her ne gelirse, Allah ondan başkadır" der Tasavvufçu ise: "Aklına ne gelirse, onun verâsının ve verâsının verâsındadır Ve sen, dâima seni saran perdelerle âdetâ bir fanus içindesin"
Descartes der ki: "İnsan, herşeyi ile sınırlıdır Sınırlı olan birşey, sınırsızı düşünemez"Allah ise, varlığı sınırsızdır; nâmütenâhidir Binâenaleyh, sınırlı düşünen insanoğlu O'nu ihâta edemez
Alman edibi Goethe: "Seni binbir isminle anıyorlar, ey Mevcûd-u Meçhûl! Biri değil, seni binlerce isminle ansam, yine de seni senâ etmiş sayılamam Çünkü sen, hertürlü tavsifin verâsındasın" sözüyle, bu mevcûd-u meçhûlu anlatır bize
Mütefekkirler, Allah'ı mevcut, fakat idrâk edilmez bir mevcut olarak mütalâa ederler Allah, insanın kavrayabileceği, bilebileceği şeylerden değildir Göz, O'nu göremez, kulak O'nu işitemez Öyle ise, sen, O'nun hakkında sadece Nebîlerin ta'limine uyup öylece inanmalısın!
Allah nasıl bilinir ki: O vücudun da, ilmin de ilk mebdei, ilk illetidir Varlığımız, O'nun varlığının nurunun gölgesi; ilmimiz, O'nun muhît olan ilm-i İlâhîsinin bir şemmesidir Evet, bir seviyede, Allah'ı bilmenin ve irfan sahibi olmanın yolu vardır: Ne var ki bu yol, eşyayı bilme yolundan bütün bütün başkadır Yanlış yolla O'nu tanımağa kalkanlar, nefislerinin gururunu kıramamış, iç müşâhedenin ne olduğunu duyamamış, tadamamış bir kısım talihsizlerdir ki; "Allah i aradım da bulamadım" hezeyânıyla fen ve felsefe nâmına dalâletlerini izhâr ederler
Allah öyle bir Allah'tır ki, gerek enfüsî ve gerekse âfâkî, kalb ve ruhun mi'racında seyr-i rûhî ve kalbî varlığını ve varlığının zarûrî olduğunu gösterir ve ruhumuzun derinliklerinde kendini bize hissettirir İşte bütün ilimlerimizin kökü olan bu vicdânî duygu, bizdeki sınırlı ilimlerin, şuurların, akılların, fikirlerin hepsinden daha kuvvetlidir Böyle iken, biz çok defa vücudumuzdan ve bu iç sezişten zuhul ederiz de hata ve dalâletlere düşeriz
Kâinat, bunu hatırlatıcı bin dil ve bin teldir Kur'ân, belâğatlı lisaniyle en büyük hatırlatıcı, Peygamberimiz ise en mükemmel bir tebliğcisidir
"Sığmam dedi hak, arz-u semâya Kenzen bilindi, dil ma'deninden",
Hazret-i Hakkı
Allah hakkında, biz bize öğretilenden başkasını bilemeyiz Akıl, bu sahada bir şey söyleyemez Bu mevzûda aklın yapacağı şey, vahyin rehberliğini kabulden ibarettir Bunu şöyle bir misâlle anlaşılır hâle getirebiliriz:
Meselâ; bizler bir çatı altında oturuyoruz Bir aralık kapının vurulduğunu duyduk Evet, hakikaten kapı vuruluyordu İçimizden bazıları, kapının vurulmasından anlaşılanı aşarak, bir kısım mütâlâalarda bulunmaya başladılar: "Efendim kapıyı vuran şöyle bir zâttır, böyle bir zâttır" ilh Biz, buna tasavvur diyoruz Bir diğer grup ise, böyle bir meselede, aklın tasavvur etmeye mecâli yoktur Akla düşen şey, kapının vurulmasıyla arka tarafta birinin bulunduğunu tasdîk; fakat kim olduğunu belirleme hususunu, kapıyı vurmak suretiyle kendini bize tanıttırmak isteyen zâta bırakmak olacaktır Biz buna teakkul akletme, anlama diyoruz
Bu misâli, mevzuumuza şöylece tatbik edebiliriz: Biz Allah'ı (CC) eserlerinden isimlerine, isimlerinden sıfatlarına, sıfatlarından tecelli-i zât'a yükselerek tanımağa çalışırız
Yânî, eserlerinde tecelliden isimleriyle tecelli etmesine geçerek kâinatı dolaşır, sıfatların tecelli ufkuna ulaşır; gaybdan şuhûda yükseliriz ve müşahede zevkimiz arttıkça, tecelli-i zât için sermest ve bîhûş çırpınıp dururuz Gâh cemâl ve şefkât esintileriyle inbisât eder ve neşeleniriz; gâh celâl, mehâbet ve korku içinde ra'şedâr olup ürpeririz
Görülüyor ki Zât-ı Bârî hakkında, bizim "ma’rûfumuz" ve "malûmumuz" ölçüsü içinde bir şey diyemiyoruz O'nun, bilinmesini, kendine has lisan ve lehçesi içinde, şehâdet ve gayb âleminin birleşme noktası olan vicdâna bırakıyoruz Evet, Allah isimleriyle ma'lûm, sıfatlarıyla muhât, zâtıyla mevcuttur; Hz Sıddîk'ın ifâdesiyle: O'nu idrâk, idrâkten acz ifâdesi içindedir Veya en büyük Tarifçiye isnad edilen bir sözdeki itirafla, "Seni hakkıyla bilemedik ey Ma i-ûf" ölçüsüyle bir ma'rûf ve malûm'dur
Kur'ân-ı Kerim'in, O'nun ef âli ve icraatına dâir verdiği tariflerde ise, O'nu ef âl ve sıfatlarıyla bir Ma'bûd-u Mutlak tanır; kemâl sıfatlarla bilinebileceğine kalben yükselir, cemâlde (sonsuz güzellik kaynağı) olan kemâlini (mutlak eksiksizlik ve kusursuzluğunu) görürüz
Öyle ise, ahd u peymânımızı bir kere daha yenileyerek, şöyle diyebiliriz: Ey Ma'bûd-u Mutlak! Seni hakkıyla bilemediğimiz muhakkak; ama bizlere şah damarlarından daha yakın olduğu ve normo âlemdeki bu yakınlığın içinde, bütün bir semâvatı kitap sayfaları gibi açıp kapamadaki azametini, sineğin gözü ile güneş manzûmesi arasında va'zettiğin şürimsi âhengi, rûhumuza bir nurlu yol kabul ederek, binlerce, yüzbinlerce menzilde sana ait eserlerle zâtını tanıyor, tecellilerinle bütünleşiyor ve itmi'nana eriyoruz

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]

Niçin ALLAH’ı görmüyoruz?
Görme, ihâta meselesidir Meselâ: İnsanın vücudunda mikroplar var, hatta bir dişin dibinde belki bir kaç milyon bakteri bulunur Bunlar kendi ellerindeki imkân ve edevâtla, insanın dişini yontmaya, yıpratmaya, aşındırmaya çalışırlar Halbuki insan, ne bunların gürültüsünü duyar, ne de mevcudiyetlerinden haberdardır Onlar da tamamiyle insanı göremez ve hele katiyyen ihâta edemezler Esasen, insanı görüp tam ihâta edebilmeleri için, onun dışında ve tamamen müstakil olmaları ve aynı zamanda onu görebilecekleri teleskop gibi bir göze sahip bulunmaları lâzımdır Demek ki, ihâta edemeyişleri görmelerine mâni oluyor Onlar ise, o anda neyin karşısında bulunuyorlarsa ancak onu görüyorlar
Mikro âlemdeki bu misâle benzer bir misâl de, makro âlemden arzedelim; meselâ: Büyük bir teleskobun başına oturduğumuzu düşünelim ki; bu teleskop, ışık yılıyla dört milyar sene ötesini gösteriyor Yine de, bütün kâinat ve mekânlar hakkındaki bilgimiz "deryada katre" Belki, sadece o teleskopla gördüğümüz saha hakkında, bulanık faraziyeler nev'inden bir kısım ma'lûmata sahib olabiliyoruz Bu faraziyeler ile de yeni faraziyelere ulaşarak başka ma'lûmatlar elde etmeye çalışıyoruz
Biz burada da, kâinatın idâresini, umumî şeklini, muhtevâsını ve mâhiyetini göremeyecek ve idrâk edemeyeceğiz Çünkü, mikro âlemde olduğu gibi, makro âlemde de tam bir ihâtaya sahip değiliz
Görülüyor ki, elimizde mikroskop veya X ışınları, mikro varlıklar karşısında ihatasızlık içinde olduğumuz gibi, makro âlemde de aynı ihâtasızlık içinde bulunuyoruz Şimdi bir de, Allah'ı (CC) düşünelim: Peygamber Efendimiz (SAV) buyuruyor ki: "Allah'ın kürsîsine nisbeten, bütün kevn ü mekânlar" yani ışık hızıyla trilyon defa trilyon derinlikleri bulunan kevn ü mekânlar, çöle atılmış bir halka gibidir "O'nun arşına nisbeten de kürsî, çöle atılmış bir halka gibidir" Kemmiyet ve keyfiyet ölçüleri içinde, arş ve kürsî ele alınırken ortaya konan nisbetlerle bu ne müthiş azamet! Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, emir ve irâdesini bu arş ve kürsîden tenfiz ve hükmünü oradan icrâ ediyor
Şimdi, kâinatlara nisbeten mikroskobik bir hüviyetde olan sizlerin, bütün kevnü mekânları anlayabilme iddianız, nasıl abes bir iş ise, öyle de bütün mekânlar O'na nisbeten mikroskobik bir varlık hâline gelen; Arş-ı A'zam'ı anlama gayretiniz de o derece abes bir iştir Kaldı ki, Arş-ı Âzam da ancak, Allah'ın emirlerinin tenfîz ve icrâ mahâllidir Böyle olunca, Allah nasıl ihata edilip kavranacak ki?
Onun için Kur'ân-ı Kerim'de "O'nu gözler ihata edemez; O (nun ilmi) ise bütün gözleri ihâta eder" buyurulmaktadır (En'am, 103)
Evet, o basar ve basiretler O'nu idrâk ve ihâta edemez Görmek için ihâta lâzımdır O, bütün basar ve basiretleri idrâk buyurur, ihâta buyurur da, gözler O'nu ihâta edemez Mevzuun aydınlığa kavuşması için, bu cihetin de böylece bilinmesi şarttır
Bir diğer yönüyle; Nur, Allah'ın (CC) hicâb'dır (perde) Biz, nuru bile ihâta edemiyoruz Efendimize (SAV) Miraç'dan dönüşte, sahâbî sordu: "Rabbini gördün mü?" Bir defa şöyle buyurdular: (Ebû Zerr naklediyor) “O bir Nûr; nasıl görürüm O'nu” Başka bir yerde buyururlar ki: "Ben bir nûr gördüm" Halbuki nur, mahlûktur Allah, Münevviru'n Nûr'dur (1) Nûr'a şekil veren, biçim veren, tasvîrini yapan Allah'dır (CC) Nûr, Allah değildir; O'nun mahlûkudur Başka bir hadiste tavzih buyururlar: "Allah in hicâbı nûrdur " Yânî sizinle O'nun arasında bir nûr vardır Siz, nûr ile muhâtsınız Burada da ayrı bir derinlik var! Yine muhât diyoruz; ama sıfatları ile, başkası ile değil Sıfatları ne gayri, ne de aynı
Ulûhiyete dâir meselelere girince, mevzû derinleşiyor, ağırlaşıyor ve altından kalkılamaz bir hâl alıyor
Netice olarak diyebiliriz ki: Allah (CC) görülmez Hicâbı, nurdur O'nun Siz, görseniz-görseniz ancak nur görürsünüz Meselâ: Nefs-i emmâre sırrını aşmağa çalıştığınız zaman, kızıl bir nur görürsünüz; nefs-i levvâmeye geldiğiniz zaman mavi; nefs-i mütmainneye geldiğiniz zaman da yeşil bir nûr görürsünüz Sonra bir seviyeye gelirsiniz ki, orada gördüğünüz nûrun rengini tâyin ve tesbit edemezsiniz Bunlar, ehlullahın müşâhedesidir ve ancak vicdânî tecrübelerle inkişaf eder
Bir fikir verebilmek için, mevzûa bu renklerle girdim ve arzetmeye çalıştım Binâenaleyh, sizin de göreceğiniz sadece, Cenab-ı Hakk'ın nurunun gölgesinin gölgesinden ibaret olacaktır Bu îtibarla da yine görmüş sayılmayacaksınız
Şimdi de, mevzûu bir üçüncü yönüyle ele alalım: İbrahim Hakkı Hazretleri der ki:
"Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli, âlemde ve sûretten münezzehtir, mukaddestir, Taâlallah"
Evvelâ, Rabbimizin zıddı yoktur Bu çok mühim bir husustur Bir şeyin zıddı olacak ki, görülebilsin Yani sen ışığı görüyorsun; çünkü onun karşısında karanlık var Kezâ, bir kısım uzunluklar hakkında fikrini söylüyorsun; Meselâ: Bu iki metre diğeri üç ilh Zıddı olduğundan dolayı, bunlar tertibe girebiliyorlar
Allah'ın ne zıddı, ne de niddi vardır ki: karanlık ışığı gösterdiği gibi, O da, zıddıyla görünsün
Bir de bu meseleyi fizik açısından ele alalım Acaba insan, şu önüne serilip teşhîr edilen kevn-ü mekânın kaçta kaçını görüyor Evet, gördüğünüz şeyler hakkında bir rakam verebilir misiniz? Meselâ, düşünelim ki, görülebilecek şeylerden milyar-kere milyar eşya şu kâinat meşherinde bizim nazarımıza arzedilmiş ve "Buyurun, görün, ibret alın; Yaradanı alkışlayın!" denmiş Halbuki nazarımıza arzedilen bu şeylerin ancak milyonda beşini görebiliyor, geri kalanları ise tanımıyoruz bile Evet, sadece belli bir boyda, belli ışık dalgaları içinde olanları görüyoruz O hâlde dikkat buyurun: "Ben niye Allah'ı görmüyorum?" diyen bir insan, milyonda beş gördüğü daracık kâinatın içine, bütün kevn-ü mekânı elinde tutan Allah'ı da sokmak istiyor! Âh, sefil düşünce!
Evet, âyât-ı tekvîniyye (kâinat kitabının mevzû ve mes'eleleri) karşısında bin türlü kafa sancısı çeken O'nu görecektirBüyük Nebi Hz Musa ve Nebilerin efendisi Hz Muhammed (SAV) kendi durumlarına göre mutlaka O'nu göreceklerdir Diğerleri de kendi çaplarına göre Ve, burada araştırma, tefekkür etme hususuna büyük bir teşvik vardır Ahirette bey ve sultan olmak isteyenler, dünyada, kafa ve kalb yapılarını yenilemeye çalışacak, daha doğrusu, orada, fikren ve rûhen yükselmiş kimselere yakışır şekilde Allah'ı görmek ve duymak için burada, kalb ve ruhlarını yaşayacak, hürmetlerini âli tutacak; bir kova su ile oraya gitmeyecek, bir umman taşıyacaklar ötelere Tabii istidatlarınca Zayıf bir hadîste -bazıları mevzû da diyor- İbrahim Hakkı, zayıf olduğuna bakmadan tercüme etmiştir
"Sığmam dedi Hak, arz-u semâya Kenzen bilindi, dil ma'deninden "
Cihanlar, azameti yanında zerreler kadar dahi olmayan O yüce varlık, ne lütûfkârdır ki; her mü'minin kalbindeki “kenzen” bilinir ve O'nun duygularınır itmi'nânına vesîle olur!
Herşeyin doğrusunu O bilir

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
ALLAH’ı kim yarattı?
Bu soru da çok sorulan sorulardan biridir
Ben bu soruyu, Resûl-i Ekrem (SAV) in Peygamberliğinin bir alâmeti olarak görüyor ve verdiği gaybî ihbârın tahakkuku karşısında boynumu büküp "Eşhedü enne Muhammed'er-Resulûllah" diyerek şehâdet ediyorum Evet, Resûl-i Ekrem (SAV) Allah'ın şerefli elçisidir Kıyâmete kadar olup bitecek her şeyi, bir televizyon ekranından görüyor gibi seyretmiş ve söylediği her şeyi dosdoğru söylemiştir Daha sonra meydana gelecek hâdiseler hakkında verdiği hükümler, söylediği şeyler o kadar isabetlidir ki; yeri geldiği zaman hepsi de aynı aynına doğru çıkmıştır İşte, bu da onlardan bir tanesidir Buyurur ki: (Sahabenin aklından böyle bir şey geçmez) `Bir gün gelecek ayağını ayağının üstüne atarak -gurur, kibir, enâniyet içinde ve her meseleyi hâlletmiş gibi- bunu Allah yarattı, şunu Allah yarattı, Allah'ı kimi yarattı?" diyecekler Ben, bu soru tevcîh edildiği zaman kendi kendime düşündüm ve "Eşhedü enne Muhammed-er Rasulûllah" dedim Nasıl da görmüşsün ve nasıl da doğru söylüyorsun! Şu, nefisleri ve enâniyetleıi firavunlaşan, sebeplere ulûhiyet isnad eden ve her şeyi sebepler içinde îzâha kalkışan insanların idrâksizliğini, düşünce sefâletfni bundan daha güzel ifâde mümkün olamazdı
Asıl mes'eleye gelince, bu da, inkârcılann ortaya attıklan sorulardan biridir Çok defa, körpe dimağlar, bu türlü soruların altında kalır ve ezilirler Evet onlar,nâmütenâhîliği anlayamaz; sebeplerin zincirleme uzayıp gitmesini ve böyle bir aldatmacanın bir şey ifâde edip etmemesini katiyyen değerlendiremezler
Bundan ötürü tereddüde düşer de, zanneder ki; Allah da bir sebepdir; tıpkı herhangi bir sebep gibi Ve Allah'ı, meydana getiren bir sebep vardır ki, Allah, ona göre müsebbebdir (sonuçtur) Bu, bir yanlış kanâatın neticesidir Ve temelinde de Yaratanın bilinmemesi vardır Allah, müsebbib-ül-esbâbdır ve varlığının evveli yoktur
Bugüne kadar kelâmcılar, sebeblerin, böyle zincirleme devam edip gidemeyeceğini belli usûllerle ortaya koyarak "Müsebbib'ül-esbâb'' olan Allah'ın varlığını isbâta çalışmışlardır Onların, bu husustaki düşüncelerinin hülâsasını, bir iki misâlle anlatmakta fâide mülâhaza ediyoruz Kelâmcılar derler ki: Sebeplerin zincirleme (teselsül) devam edip gideceğini düşünmek, o sebeplerin mâhiyetini bilmemenin ve Yaratıcıdan gaflet etmenin ifâdesidir Evet, eşyanın sonsuzdan beri süregelen bir kısım sebepler zincirinden ibâret olduğuna ihtimâl vermek doğru değildir Böyle birşeyi mümkün görüp ihtimâl vermek sırf bir aldanmışlıktır Meselâ: Yeryüzünün yeşermesi, hava, su ve güneşe bağlı olsun; hava, su güneş de bir kısım madde parçacıklarına; Oksijen, hidrojen, karbon, azot vs gibi bu madde parçaları da daha küçüklere ve onlar da kendilerinden küçüklere Bunun böyle uzayıp gitmesine ihtimâl vermek ve eşyanın bu yolla îzâh edileceğine inanmak bir aldanma ve muğâlatadır Hele, bir yerde, bunun karşısına anti-madde, anti-atomla çıkılıyor ve metafizik fiziğe galebe çalıyorsa Ve hele, ilk ve son bütün sebepler fevkalâde âhenk içinde birer kanun, birer me'mur gibi hareket ediyorlarsa!
Evet, "Şu şundan, şu şundan, şu da şundan " demek, herhangi bir meseleyi hâlletmesi şöyle dursun, bilâkis, herşeyi içinden çıkılmaz hâle getirmektedir Zirâ, böyle bir meseleyi mümkün görmek, tıpkı "Yumurta tavuktan, tavuk yumurtadan " düşüncesinin ilelebed sürüp gideceğine ihtimâl verme gibi bir safsataya benzer ki; bunlardan tavuk veya yumurtayı, Kudreti Sonsuz, Ezelî bir Zâta vereceğimiz âna kadar, iddialar hep mesnetsiz sayılır Aksine, bunlar varlığı kendinden olan Yüce Yaratıcıya isnâd edilince mesele birden aydınlığa kavuşur Ondan sonra, tek bir hücre olarak yumurtanın yaratılmış olması veya kendi neslini devam ettirmek için tavuğun yaratılmış bulunması ve yumurtanın ondan çıkması arasında fark yoktur
Bunu böyle kabûl etmeyip de "o ondan, o da ondan " demekle hiçbir şeye aydınlık getirilemeyeceği gibi, cevaplandırılan her soruyla beraber birkaç tane de istifham ortaya çıkacaktır Meselâ: Yağmur, buluta bağlı, bulut, zâit-nâkıs (artreksi) habbeciklere, onlar buharlaşma hâdisesine o da suların mevcûdiyetine ve nihayet o da suyu meydana getiren unsurlara Böylece sebepler zinciri, belki birkaç adım daha ilerleyerek devam eder durur; ama durduğu yerde yine "şöyle de olabilir, böyle de" diyerek insan kendini faraziyelerin kucağında hisseder ve onlarla tatmin olmaya çalışır Bu ise, fevkalâde bir nizam; bir âhenk ve birbiriyle münâsebet içinde, bir hikmet eliyle meydana geldiği sezilen bütün eşyayı çocuk hezeyanlarıyla îzâh etmeye yeltenmekten başka, birde ilimlerin ufkunu ve hedefini karartmak demektir Oysa ki, her netîce için mutlaka makûl bir sebebe ihtiyaç vardır Gayr-i makûl ve gayr-i mantıkî sebeplerin uzayıp gitmesi, uzayıp gitmenin kerâmeti olarak ma'kûl hâle geleceğini düşünmek, imkânsızı mümkün görmek gibi bir hezeyandır
Şimdi bir misâlle bu hususu aydınlatmaya çalışalım Meselâ: Ben, arka ayakları olmayan bir sandalye üzerinde oturuyorum Sandalye, düşmemesi için, kendisi gibi bir diğer sandalyeye dayandırılmış, o da bir başkasına İlâ nihâye devam edip gidiyor Bu hâl, zaman ve mekânlara sığmayan rakamlarla sürüp gitse de, arka ayakları olan ve yere tam oturan bir mesnede dayandırılmadıktan sonra, işi zincirleme uzatıp durmak, sandalyeye arka ayak olamayacaktır
Bir başka nümûne, meselâ: Önümüzde bir sıfır olduğunu düşünelim Bu sıfır, solundaki bir rakamla omuz omuza gelmedikten sonra, mücerred sıfırların çoğaltılması katiyyen ona bir değer kazandırmayacaktır Trilyon defa trilyon sıfırlar peşipeşine sıralansa dahi, kıymet yine sıfır olacaktır Ne vakit soluna bir rakam konulacak, işte o zaman sıfır da solundaki rakama göre bir kıymet alacaktır Bu, şunu ifâde etmektedir: Bir şeyin müstakillen varlığı yok ve kendi kendine kâim değilse, kendisi gibi muhtaçların ona varlık bahşetmelerine ve esas olmalarına imkân yoktur Hep aynı şeye muhtaç ve aynı hususta âciz olanların bir araya gelmesi, ihtiyacı çoğaltma ve aczi arttırmadan başka bir işe yaramaz Kaldı ki -muhâl farz- sebeplerin müdâhelesi kabul edilse bile, fiziğin sarsılmaz kanunlarından "tenâsüb-ü illiyet" prensibine göre, sebeple netice arasında ma'kûl bir münasebetin bulunması şarttır Buna göre, meselâ; yer kürenin hayata müsâit hâle gelmesinden, insanın düşünür bir varlık olmasına kadar, her şeye bir sebep bulmak, hem de ma'kûl ve o neticeyi hâsıl etmeye gücü yetebilecek bir sebep bulmak lâzım gelir
Oysa ki, küre-i arzın hâlihazırdaki durumundan; yani, hızı, güneşe olan mesâfesi, atmosfer tabakası, periyodiği, hikmetli meyli; atmosferi teşkil eden gazların ihtivâ ettiği maslahatlar gibi hususlardan tutun da, onun toprak ve nebat örtüsüne; denizlere ve onlarda cereyan eden esrarlı kanunlara, rüzgârlar ve onların yüklendikleri vazifelere kadar binlerce, yüzbinlerce hâdise, öyle bir âhenk içinde cereyan etmektedir ki; bütün bunları kör-sağır sebeplere ve serseri tesâdüflere havâle etmek, aklın kendi kendini nakz etmesi ve çürütmesi demektir
Vâkıa, bu hususta, kelâmcıların "devir ve teselsül" yoluyla bütün sebepleri kesip biçtikten sonra, işi müsebbib'ülesbâb olan Allah'a ulaştınp sonra da herşeye "mümkin"ülvücûd' demelerine karşılık, bütün sebepleıin, bütün illetlerin gidip O'na dayandığı zâta "Vâcib-ül-vücûd" diyerek tevhide menfezler açmışlar ise de, onların elde ettikleri neticeyi daha selâmetli bir yolda elde etmek de mümkündür Evet, Yüce Yaratıcının her eserinde kendine ait mühürlerin, sikkelerin bulunması, O'nun varlığına bir değil, binlerce delillerdir himlerin, kâinatın sırlarına ışık tutmaya başladığı günümüzde, her fen kendine has diliyle O'nun varlığını ilân etmekte ve O'nu haykırmaktadır
Bu mevzûda pek çok kimsenin yazdığı çok kıymetli eserlere iktifâ ederek sadede dönüyorum
Evet, herşey sonradan var olmuştur Var edense Allah'tır Allah, Allah olduğu için, yaratılmamıştır Yaratılan herşey mahlûk ve muhtaçtır O ise, varlığı kendinden ve kimseye muhtaç olmayan bir Ganiyy-i ale'1-ıtlak'tır &127;41 Her şey gidip O'na dayanmakta, bütün karanlıklar îzâh edilemeyecek gibi görünen şeyler, O'nunla aydınlığa kavuşmaktadır Var eden O, varlığı sürdüren O, çeken O, iten O ve bir hedefe götüren de O'dur Artık, O'ndan öte bir şey yoktur ki, O'na da bir sebep aransın!
Bunu da yine bir-iki basit misâlle îzâh etmeye çalışalım: Meselâ; Vücudumu ayaklarım taşıyor, ayâklarımı da zemin Artık böyle makûl bir taşıyıcı bulduktan sonra bunun ötesinde yeni sebepler aramaya hiç de gerek yoktur Hem meselâ: Diyelim ki, trenin en arkadaki vagonunu onun önündeki hareket ettiriyor; onu da bir diğeri; onu da bir başkası; nihayet gelip lokomotife dayanınca; o, kendine has gücü, kuvveti, yapısı ve işleyişiyle "kendi kendine hareket ediyor" deriz Verilen bu misâller Allah'ın yarattığı eşyadan ve aldanmış akılların yeni yeni sebeplerle lokomotif değiştirmeleri mümkün olacak cinsten misâllerdir Ne var ki, durmadan, lokomotif değiştirseler bile, tıkanıp kaldıkları noktaya "işte sebeplerin bitişi" deyip suratlarına çarpacağız
Burada zihinleri bulandıran diğer bir mesele de, sınırlı düşünen insanoğlunun, ezel mefhumunu kavrayamayarak, maddeyi ezelî görmesi, daha sonra da, rakamlarla îzâh edilmeyecek bir geçmiş içinde, hiç olmayacak bazı şeylere olabilir ihtimâlini vermesidir
Bir kere ezel gelmiş zamanın sonu değil, o bir zamansızlıktır Zamanlar, kentrilyon defa "kentrilyon" seneleriyle, ezel karşısında bir âşire bile olamazlar Oysa ki, sebeplerin teselsülünde bir esas olan maddenin bir başlangıcının bulunması bugün hemen herkes tarafından bilinip kabûl edilen bir mevzûdur Elektronların hareketi, çekirdek fiziğindeki sır, devamlı radyasyon neşreden güneşteki esrarlı işleyiş ve termodinamik kanununun kâinat çapındaki geçerliliği, her şeyin bir sonu olacağına dâir yıldızlar cesâmetinde ve güneşler parlaklığında binbir mesajdır Sonu olan herşeyin bir başlangıcının bulunması ise, üzerinde münâkaşa yapılmayacak kadar açık ve bedîhîdir
Binâenaleyh her şey, başlangıçta varlığa mazhariyetiyle, Yaradandan bahsettiği gibi, sönüp gitmesiyle de O'nun evvel ve âhiri olmadığına delâlet etmektedir Zîrâ, başlangıcı olanın bir gün sonunun geleceği tabiî olduğu gibi, evveli olmayanın, âhiri olmayacağı da zarûrîdir Onun içindir ki bizler madde ve maddeden meydana gelen herşeye, bugün var olsa dahi, yarın yok olacağı nazariyle bakmaktayız Ancak, kâinatların tedrici olarak eriyip gitmesi, maddenin yavaş yavaş tükenmesi, çoklarını aldatabilecek mâhiyetde ve oldukça âhestedir Ne var ki, yavaş da olsa, uzun bir geçmişten bu yana gelişip genişleyen dünyalar birgün büzüleçekile mutlaka silinip gideceklerdir Evet madde bugün var ise de, bir kısım pozitif neticelerin ışığı altında, başkalaşmaya doğru gittiğinden kimsenin kuşkusu yoktur Şimdi bunu size, yine bir tren misaliyle anlatmaya çalışalım:
Farz ediniz ki, İzmir'den kalkan bir tren, "50-55" km ötede bulunan Turgutlu istikametine hareket etti Hareket esnasında trenin hızı saatte "55" kmdir Buna göre, trenimiz bu mesâfeyi ancak bir saatte alabilecektir Bu hızla yarım saat kadar yürüyen tren, yolun geriye kalan kısmında hızını tam yarıya düşürür Buna göre, yolun henüz katedilmedik "275" kmlik mesafesi kalmışdır ki, hızını yarıya düşüren tren bu 275 kmnin ancak yansını, yarım saatte alabilecektir Bu tempoyla hareket eden tren yarım saat gittikten sonra yine hızını yarıya indirdiğini düşünelim; geriye kalan kısmın yarısını da yarım saatte katedebilecektir Böylece her yarım saatte bir hızını yarıya düşüren tren, âdeta hiç bir zaman Turgutlu'ya ulaşamıyacaktır: 'Aslında mesafeler bitecek ve varılması gerekli olan yere mutlaka varılacaktır Ancak, bu tempo ile hareket edildiği sürece, insan hiçbir zaman oraya varamayacağını zannedecektir
Bunun gibi, madde de bir çözülme ve inhilâle doğru gitmektedir Bu birkaç milyon sene sonra dahi olsa mutlaka tahakkuk edecektir Ve, Varlığı Kendinden olanın dışında herşey fenâ ve zevâl bulup gidecek, sadece O kalacaktır
Netice, Allah bizzat var ve her şeyin yaratıcısıdır O'na yaratılmışlık isnâdı, yaratıcıyı yaratılandan ayıramama gibi bir düşünce sefâletidir Bu türlü ürpertici bir tasavvuru ortaya atan zavallı münkirler, akıllı görüneyim derken, akılla nasıl bir tenâkuza düştüklerinin farkında bile değillerdir Evet bugün artık, birinin kalkıp maddeye, ezeliyet kesip biçmesi ve Zât-ı Ulûhiyeti inkâr etmesi oldukça garip ve garip olduğu kadar da bağnazca bir iddiadır
Ne var ki, eşya ve hâdiselere gerektiği gibi nüfuz edemeyen bir kısım materyalistler, maddenin ense köküne inen çözülüp dağılmayı, atomun karşısına dikilen tükenişi, mânâ ve neticeleriyle sezip idrâk edecekleri güne kadar düşüncelerinde hakikatsız, beyanlarında yalancı olmalarına rağmen bir kısım safderûn kimseleri aldatmaya devam edeceklerdir
İşin doğrusunu, ilmi bütün eşyayı ihâta eden Zât-ı Uluhiyyet bilir

[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]

ALLAH hem bir tane hem her yerde, bunun izahı nedir?
Cenab-ı Hak, hem bir tanedir, hem de her zaman ve her mekanda ilmiyle, kudretiyle, hâzır ve nâzırdır Biz böyle demekle, Allah’ın zatıyla, bir cisim gibi yer tuttuğunu, bir hayyiz işgal ettiğini düşünmüyoruz Allah bir tanedir derken, celâlinin ve azametinin ifadesini söylüyoruz Allah her yerdedir derken de, Rahmâniyetiyle, Rahîmiyetiyle, ilmiyle, kudretiyle yani -benzetmek olmasın- güneş şualarıyla başımızı okşadığı halde, biz ona yetişemiyecek kadar bizden uzak olduğu gibi, Cenab-ı Hak’da bu sıfatlarıyla bizi kuşattığı ve bize bizden yakın olduğu halde, bizim O’na ulaşmama buudumuzla da bizden nâmü-tenahi muallâdır Evet, Cenab-ı Hak “Biz insana şah damarından daha yakınız” (Kaf, 50/16) buyuruyor Bana şah damarımdan daha yakın olan Allah, demek ki keyfiyetsiz, kemmiyetsiz olarak her yerde hâzır ve nâzırdır O, “İnsanla kalbi arasına girer” (Enfal, 8/24) Demek ki bana kalbimden de yakın Eğer ben desem ki, “Kalbimde Allah vardır” doğrudur Çünkü O beni benden daha iyi bilir Ben kendi kalbimi anlıyamamış olabilirim Ve yine: “Attığın zaman sen atmadın, attığını Allah attı” (Enfal, 8/17) buyurulduğuna göre, demek ki Bedir’de ve daha başka yerlerde Efendimiz adına atan da Allah (cc) idi Öyleyse atmaya varıncaya kadar herşeye doğrudan tesir ediyor Öyleyse Allah her yerde Bu ve benzeri ayetler, Rabbimizin, Rahmaniyet ve Rahîmiyetiyle, Cemaliyle, Celaliyle, Kemaliyle, Kudretiyle, İlmiyle, İradesiyle ve diğer sıfat ve isimleriyle her yerde hâzır ve nâzır olduğunu gösteriyor
Ve, Allah aynı zamanda da bir tanedir Bir tane olması, hem kâinattaki hakikatların, hem de Kur’an’ın nasslarının ifadesidir Eğer, -haşa!- kâinatta iki ilah olsaydı, yer gök fesada giderdi Zaten Allah Kelamı da bundan başkasını söylemiyor “Allah’dan gayri göklerde ve yerde bir kısım ilâhlar bulunsaydı, yer-gök fesada gider, her yeri bir kaos alırdı” (Enbiya, 21/22) Yani yıldızlar müsademe eder, zerreler ve küreler birbiriyle çarpışırdı Öbür taraftan güneşten gelen şualar ve radyasyonlar karşısında yeryüzündeki uranyum inkılablara girerdi, zincirleme reaksiyonlarla her şey yok olur giderdi Eski kelâmcılar buna “Bürhan u temanü” diyorlar Yani bu delîle göre, Allah bir tanedir İki olmaz Çünkü en küçük bir şey dahi, meselâ bir vapurun dümenine iki el karışsa karıştırır Bir arabanın iki tarafında iki tane direksiyon olup da, iki şöför tarafından idâre edildiğinde, yollara rağmen keşmekeşliğe girileceği gibi, kâinat’da, iki muhtar güç tarafından idâre edildiğinde fesat ve kargaşaya gireceği kaçınılmazdır Binaenaleyh ahenk içinde devam eden şu kocaman kâinat mekânizması içinde, gizli bir kaderin işlediğini görüyoruz Makro âlemden normo âleme, ondan mikro âleme kadar, her şeyde başdöndürücü bir nizam ve ahengin varolduğu seziliyor Bu ahenk ve nizam, ilmî bir plân ister Bunun, ilmî plândan varlık sahasına çıkması için de bir kudret ve irade gerekir Sonra da devamlı görüp-gözetme şarttır Bunun için de bir tek elden başkasının karışmaması Zira insanlar bile kendi işlerine başkasını müdahale ettirmek istemezken -ki buna “Redd-i müdahale kanunu” denmektedir- nasıl olur da Cenab-ı Hakk’ın bu kâinat çapındaki içiçe işlerine başkası karışabilir Onun için diyoruz ki, şu kocaman kâinat kitabının, fabrikasının veya saatinin içine iki el birden uzansaydı mutlaka herşey karışacaktı Karışmadığına göre, kâinatın Sâhibi, Mâliki, İdarecisi bir tanedir
Şimdi, meseleyi bir de vicdan yönüyle ele alalım:
Çevremizde cereyan eden olaylar, hem bizim iç dünyamızda hem de realite plânında, Allah’ın biricik dayanak, biricik sığınak ve biricik melce olduğunu isbat etmektedir Çünkü, meselâ, ben âciz ve fakir bir insan olarak, acz ve fakrımı idrak şuuru içinde, kırılmış bir tahta parçası üzerinde, denizin müthiş dalgaları arasında, ellerimi kaldırıp “Ya Rabbi Ya Rabbi!” diyorum Vicdanımın derinliklerinde biliyorum ki beni duyacak birisi var Beni duyması için de O’nun her yerde hâzır ve nâzır bir Rabb’ül Âlemîn olması lazımdır Öyle bir Rabb’ül Âlemîn ki, benim niyazımı işittiği aynı anda bir karıncanın kendisine has ızdırar diliyle yaptığı duâ ve taleplerini de işitir
Demek ki O, karıncaya da şah damarından daha yakın Dünya çapında kabul olan bütün duâlar bu gerçeği ifade de güçlü birer beyandır
Allah Rasûlü anlatıyor: -Geçmiş Peygamberlerden biri kavmini topladı, yağmur duâsı için yola çıktı Yolda bir karınca gördü Karınca sırtüstü yatmış el ve ayaklarını hareket ettiriyor ve kendine has diliyle duâ ediyordu O Peygamber yanındakilere hitaben: “Artık geri dönebilirsiniz Çünkü Allah sizden başkasının duâsı sebebiyle yağmur gönderecektir” dedi Sonra da ihtiyaç veya ızdırar diliyle o duâyı yapanın karınca olduğunu bildirdi
En küçüğünden en büyüğüne kadar muztar kalan her varlık Allah’a karşı duâ ve niyazda bulunur, Allah da bu duâlara cevap verir Cenab-ı Hak “Muzdar duâ ettiği zaman onun duâsına icabet eden kimdir?” (Neml, 27/62) âyetiyle bize bu hakikatı talim edip haber vermektedir Zaten vicdanlarımız bunun şahidi değil mi?
Öyleyse Allah her yerde hâzır ve nâzırdır O, herkesin her halini görür, her sesi duyar, herkesin imdadına koşar, herkese Rahmâniyet ve Rahîmiyeti ile tecellî eder Binaenaleyh, azametlidir, başka yardımcıya ihtiyacı yoktur O, herşeyi tek başına yapar; cenneti, baharı yaratma kolaylığı içinde yaratır Bu O’nun azamet, Celâl ve Vâhidiyetinden kaynaklanan bir neticedir Ve Allah her yerde, her mekanda hâzır ve nâzırdır, ama cisim olarak ve mekan tutarak değil, O, esma ve sıfatlarıyla keyfiyet ve kemmiyetten müberra ve münezzeh olarak, hâzır ve nâzırdır Bu da Cenab-ı Hakk’ın Ehadiyetinin, Cemâlinin, Rahmaniyet ve Rahîmiyetinin cilvesidir Meselâ, işte şahid!
Eğer benim gözümden suyu çekip kurutsa, ve onu hiç sulandırmasaydı, bir hastalık olan göz kuruması gibi bir illete maruz kalacaktım Demek ki O, her dakika gözümü görüyor ki, hastalıktan korumak için onu sulandırıyor Gözü bana veren ve eşyayı görmeme onu vesile ve vasıta kılan aynı zamanda gözümü de, gözümün gördüklerini de bilen, birisi olması lazımdır ki, bu işler olsun Ve yine, meselâ; yediğimi hazmedebilmem için, ağzımda lokmayı sulandıran, mideme şifre gönderen, kafamı harekete geçiren, vücudumdaki gıda maddelerini muhtaç olan hücrelere, hemde en âdil bir şekilde taksim eden bir zât olması lazımdır ki, şu benim hayatım devam edebilsin Onun içindir ki, “Rabbimizin isimleri bizim üzerimizde Rahmâniyet ve Rahîmiyetiyle tecelli ediyor” diyoruz Eğer Rabbimiz her yerde hâzır ve nâzır olmasaydı, lokma ağzımızda kurur kalırdı, mideye inen şey taş gibi inerdi ve hiçbir şey hücrelere âdilane taksim edilemezdi İşte bütün bunlarla biz, Allah’ın bize bizden daha yakın olduğunu anlıyoruz Evet, Cenab-ı Hak isim tecellileriyle bize şah damarımızdan daha yakındır Fakat biz, bize ait hususiyetlerimizle O’ndan çok uzağız
Şimdi, bunu nasıl tevfik edeceğiz, onu bir misalle izah etmeye çalışalım: Meselâ güneş bize bizden yakındır Ama biz ondan çok uzağız Güneş haddizatında bir tanedir, fakat hergün çeşitli boydaki dalgalarıyla başımızı okşar, her gün ağaçların dallarında bizim hesabımıza meyvaları kendi kazanında pişirir, durur Güneşin harâreti, ziyası, ışığı, renkleri tıpkı onun sıfatları gibidir Eğer harareti onun kudreti, ışığı ilmi, yedi rengi de görmesi, duyması vs gibi duyguları olsaydı bize bizden daha yakın olarak, bizde tasarruf yapacaktı Kaldı ki güneş, kesif ve maddi bir varlıktır Onun bünyesinde her zaman Hidrojen helyuma dönüşüp bundan hasıl olan ve milyonlarca tona tekabül eden ışın ve radyasyonlar da gelip bize, küremize, küremiz gibi daha nice yerlere ulaşmaktadır Kaldı ki, Güneş, netice itibariyle maddeden ibaret bir varlıktır Halbuki Allah maddeden münezzeh ve müberradır Allah; ışın, radyasyon veya atom değildir O, bunları yaratandır Onun için bunlardan başkadır Allah-u Teâlâ Münevvirunnur’dur Nura fer veren O’dur; nuru tasvir eden, şekillendiren O’dur; nura kaynak olan O’dur; nuru yaratan O’dur Bütün ziyalar, ışıklar, harâretler, renkler, O’nun kabza-ı tasarrufundadır Allah’ın yarattığı güneş öyle olunca, elbette Allah (cc) evveliyetle hem bir tane, hem de her yerde hâzır ve nâzır olacaktır Kaldı ki Nur ismine mazhar ehlullah’tan, “Abdal” dediğimiz bir kısım zatlar, “vücud-u mevhibe-i Rabbaniye” leriyle, yani ruh buudlu ikinci vücudla bir anda yüzlerce yerde bulunabiliyorlar Sözlerine îtimad edilir pek çok kişinin şehadetiyle bir zat, aynı günde hem İzmir’de hem Eskişehir ve hem de Ankara’da görülebilmektedir Ve onu, kimbilir daha nerelerde görenler vardır! Allah’ın maddeden mürekkeb âciz bir kulunun, ikinci varlığı olan dublesi, bir anda böyle yüz yerde görülürse, onu bu kadar kâbiliyet ve istidatlarla donatan, maddeden münezzeh ve müberra olan Hâlık, birliğiyle beraber niçin isim ve sıfatları ile her yerde hâzır ve nâzır olmasın ki! Değil mü’min veliler ve onlardaki “vücud-u mevhibe-i Rabbani”, bugün Avrupa’da ruhî tecrübeleriyle bir kısım spritualistler ve medyumlar aynı şeyi yapıyorlar Gün geçmiyor ki, gazetelerde, mecmualarda bunlara dair pek çok enteresan hâdise neşredilmiş olmasın
Evet, bunlara dair, her gün bir sürü şey duyuyor ve okuyoruz Bunlardan birisi diyor ki: “Ben Londra’da bir seansta bulundum, aynı anda Fransa’da bulundum, aynı anda Belçika’da da bulundum” Hakikaten o şahsı oralarda görüyorlar Melâike-i Kirâm bir anda pek çok yerde bulunabiliyor, cinler bir anda bir çok yerde görülebiliyor, büyük şeytan, büyük kimselerin hepsine tesir etme yolunda, bir tane olmasına rağmen, tahtını bir yere kuruyor ve bilhassa baştakilerin hepsine bir anda sinyaller göndererek, hepsini bir ölçüde tesir altına alabiliyor Allah’ın en aciz, en hakir varlıkları bu kadar hârika şeylere mazhar olurlarsa, acaba bunları var eden, varlıklarını devam ettiren, O Hayy-u Kayyum olan Allah (cc), isim ve sıfat tecellileriyle her yerde hâzır ve nâzır olamaz mı?





Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 05-12-2008
GiZemLi_80 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Bayan Üye
 
Üyelik tarihi: Apr 2008
Nerden: Bilmesenizde Olur:)
Mesajlar: 313
GiZemLi_80 is just really niceGiZemLi_80 is just really niceGiZemLi_80 is just really niceGiZemLi_80 is just really nice
Standart

Allah kâinatı yaratmaya neden lüzum gördü ve neden daha önce yaratmadı da sonradan yarattı?
Bu sorunun iki yönü var: Biri; kâinatın niçin yaratılmış olduğu, ikincisi ise neden daha önceden yaratılmadığıdır Evvelâ, hemen arz edeyim ki, biz insanlar her şeyi kendi ölçülerimiz zaviyesinden ele alıyor ve ona göre fikirler imâl ediyoruz Meselâ, biz bir şeyi yaparken lüzum hisseder öyle yaparız Ve çok defa, kat’î zaruretlerle ancak harekete geçeriz Böyle bir düşünce saplantısıyla, Cenâb-ı Hakk’ı da kendimize kıyas ederek öyle yapacağını zannediyoruz Hâlbuki böyle bir soruyu tevcih ederken düşünmeliyiz ki; Allah birer eksiklik ve noksanlık olan bu türlü şeylerden münezzehtir
“Allah, kâinatı niye yarattı?” sorusunu cedel yoluyla ele almak da mümkündür: Kimdir kâinatın yaratılmasından rahatsız olan? Bir insan gösterebilir misiniz ki; şu tohum atma, döllendirme, mahsûl alma ve bütün imkânlarını en iyi şekilde kullanarak mes’ut olma yollarını araştırmasın? Evet, bir kısım sıkıcı hâdiseler karşısında, aceleden verilmiş kararlarla, dünyaya gelişine pişmanlık izhar edenler, hatta hayatlarına kıyanlar vardır; fakat bunlar nedret ifade edecek kadar ehemmiyetsizdir Yoksa, herkes “Var” olduğuna, hayata mazhariyetine, insan olarak bulunuşuna, pişmanlık şöyle dursun, şükranla dolup taşmaktadır Rica ederim, çocuk olup kucaklarda bulunmaktan, delikanlılıkta iliklerine kadar varlığının neşvesini duymaktan, olgunlukta aile ve çoluk çocukla hemhâl olmaktan şikâyet etmek mümkün müdür? Ve hele ötelere inanan insanlar için Bir de bu insan, bütün bir saadetin teminâtı olan ebedî bahtiyarlığın tohumlarını nemâlandırabiliyorsa, şikâyet etmek şöyle dursun; mutlak saadete açılan menfezlerin sırlı anahtarlarını keşfettiğinden ötürü çok çok memnun olacaktır
Evet biz, bütün bunları vicdanlarımızda duyuyor ve kâinatı yaratan, bizi buraya getiren Zât’a, kalb dolusu şükranlarımızı arz ediyoruz
Meselenin, kendi realitesi içinde izahına gelince: Bu kâinatın, büyük-küçük, canlı-cansız, rengârenk sanat eserleriyle süslenmiş; bitip tükenme bilmeyen bir “manzaralar resmî geçidi” ve bir meşher mahiyetinde, herkesi seyr ve tenezzühe sevk edecek cazibedârlık içinde hazırlanmış olduğu görünüyor
Bu güzel manzaralar, bu fevkalâde süs ve ihtişamlar, bir sel gibi akıp giden hâdiseler üzerinde, bir iş ve ameli, o iş ve amele hâkim kudretli ve sevimli eli gösteriyor Bizler, bu fiiller adesesiyle dalgalanan isimlere şâhit oluyor ve maşukuna visal aşkıyla koşan âşıklar gibi, bu çakıp çakıp göz kırpmaların, parlayıp parlayıp işaret etmelerin arkasına düşüyor ve kendimizi bizim için bir belirsizlik arz eden sıfatlar dairesi önünde buluyoruz Şaşkın, yorgun ve alabildiğine arzulu Kalbe açılan menfezlerle zâtîşeinleri takibe çalışıyor ve kendimizden geçiyoruz Bir yükseliş ve urûc içinde cereyan eden bu yolculuk, eşya ve hâdiselerden tut tâ insan-kâinat münasebetlerine; ondan insanın Allah’ın isimleri, sıfatları dairesiyle alâkasına kadar çok geniş bir sahada cereyan etmektedir
Şimdi, biraz da Yaratıcı’nın maksadı mevzuunda bir şeyler söylerken, bu idrak ve inkişâfı, bir avam anlayışı içinde takip edelim:
Meselâ, pek çok işte çok mahir bir sanatkâr düşünelim ki, bu sanatkârın mahir olduğu yönlerden bir tanesi de, güzel yazı yazma (hüsnühat)dır Bu maharetiyle O, objektifi aşıyor, sübjektife başkaldırıyor ve inşa gücüyle kendini gösteriyor ve yine farzedelim ki, bu sanatkâr, aynı zamanda fevkalâde bir heykeltıraştır; birkaç çekiç darbesiyle en sert mermerlere âdeta canlılık getiriyor, dudağına tebessüm, yanağına gamze hâkkettiği suretlerle ayrı bir maharet izhar ediyor Hüsnühat yönüyle alkışlanan sanatkârımız, heykeltıraşlığı ile de hakkında yazılan methiye ve takdirleri dinleyedursun, biz onun üçüncü bir kabiliyetini daha kurcalayalım:
Meselâ, sanat dehâmız aynı zamanda mahir bir dülger olsun cevize sanat ruhunu aksettiren, gürgene ölümsüzlük kazandıran, abanozu sanat ruhuyla dirilten üstün bir dülger Sanat ve sanatkârdan anlayan eller bu hususta da onu alkışlaya dursun, biz onun maharetlerinin bir başka yönüne daha bakalım:
Meselâ, şimdi de aynı zâtın mükemmel bir ressam olduğunu düşünelim Fırçasının geçtiği yerlerde en güzel motifler, en şahane kombinezonlar sıralansın dursun ve bir-iki el hareketiyle insanı kendinden geçirecek şeyleri resmetsin Daha bir sürü sanat sıralayabiliriz ki, ilâve edilen her yeni sanat, sanat-dehâmızın ayrı bir yönüne aydınlık getirmekte ve onu o yönüyle de tanımamıza yardımcı olmaktadır
Şimdi, böyle bir sanatkâr, kabiliyetleriyle kendini göstermedikten sonra, onu bilmemiz mümkün olmayacağı gibi, bazı sanatlarını izhar etmemesiyle de, tam ve kusursuz bir tanımadan söz edilemeyecektir Bu itibarladır ki, her istîdat, kendinde saklı kabiliyetleri izhar ve ilim planındaki varlıklara, haricî vücût giydirip teşhir etmek ister Tohumdaki hayat ukdesinin uyanması, spermin var olma kavgasındaki aşk ve heyecanı, rutubet habbeciklerinin yağmur olmak için bin bir güçlüklere katlanmaları, hep bu görünme ve gösterme şevkiyle yapılan şeylerden değil midir?
Bunlar, hem bizde, hem de bütün varlıklarda bir zaafın, bir arzunun ve önüne geçilmez bir iştiyakın ifadesidir ki, zaten, aslından aksetmiş gölgeleri, bunun dışında da düşünemeyiz Ama, asıl Sanatkâr’a gelince, O, kendi sanatlarında eksiklik ifade eden bu türlü ârâzlardan münezzehtir Şurası unutulmamalıdır ki, aslın ne cilvesi, ne de cilvenin tertibi, kat’iyen gölgedeki gibi olmayacaktır
Evet, bütün kevn ü mekânları dolduran rengârenk ve çeşit çeşit dalgalanmalar, bize bin bir isimden haber vermekte ve her isim bir sanat âbidesi üzerinde aydınlatıcı bir nur gibi, hünerli bir Zât’ın sıfatlarını tanıtmaya rehberlik yapmakta ve o gizli Zât’ın mesajlarıyla kalbimizi uyarmaktadır
Büyük Sanatkâr, güzelliğin, envai ile kendi güzelliğini, nizam ve ahengin şiirimsi keyfiyetiyle irade ve kuvvetini, kalbin en gizli arzularına kadar her şeyi vermesi ile rahmet ve şefkatini ve daha bunlar gibi binlerce sıfat ve unvanlarıyla kendini bizlere tanıttırmak, hem de eksiksiz olarak tanıttırmak istemektedir
Tabir-i diğerle O, geniş ilmindeki ilmî mahiyetleri, haricî vücutlarla sahneye sürüp, kudret ve iradesinin cilvesini göstermek; en hârika sanat eserlerini, şuurlu varlıkların idrak menşurundan geçirerek, zeminden semâya kadar bir hayret ve hayranlık, bir idrak ve takdir velvelesi uyarmak istiyor
Demek mahir, hem binlerce fende mahir bir Sanatkâr, sanatlarıyla hârika istîdat ve kabiliyetlerini gösterdiği gibi, en yüce mânâsıyla, bu kâinatın Sahibi de, kendi sanat şe’nini göstermek için, bu muhteşem kâinat sarayını yaratmış
Şimdi de, “Daha önce niye yaratmadı?” meselesine gelelim: Evvelâ “Daha önce” ne demek? “Şu kadar zaman, şu kadar sene de, neden daha fazla değil” demek istiyorsak; zaman kaydına giren sonsuz “evvel’lere dahi aynı sual vârit olacaktır Meselâ, niye bir trilyon sene evvel yarattı da, yüz trilyon sene evvel yaratmadı? Bilmem ki, böyle bir sual ve itiraza, mâkul bir sebep göstermek mümkün olabilecek midir?
Şayet, “Niye daha evvel yaratmadı?” sözüyle, ezeliyeti, yani zaman kaydı altına girmemeyi kasdediyorsak, o husus varlığı kendinden olan Zât-ı Ecell-i Âlâ’nın kendine has sıfatı ve Zâtı’nın lâzımıdır Yani O, O’ndan başkasına ait olamaz, başkasında ezeliyet bulunmaz
Ancak, mahlûkatın Allah’ın ilmi içinde bir ilmî vücûtları vardır ki; istersek ona tasavvufî ifade ile “sabit ayn’lar, zılâl-i envâr” diyelim; istersek O’nu sadece plân ve proje gibi sınırlı ve mahdut şeyler olarak ele alalım; lizâtiha onlara ezeliyet atfetmek hata; bizim böyle bir hususu kurcalamamız da en azından; Allah’a karşı sû-i edep olacaktır
Bizler, daracık kıstaslarımızla haricî vücut giymiş, şu cesetler ve ruhlar hakkında bir şeyler söylesek bile, bizim için gayp sayılan hususlar hakkında söz söylemek, en hafif mânâsıyla kendini bilmemezliktir
Bütün kevn ü mekânlar, Kürsî’sine nispeten çöle atılmış bir halka mesabesinde kalan ve Arş’ına nispeten de, Kürsîsi o hâle gelen, Arş-ı Azîm’in Sâhibi’ni, insan nasıl bilecek ki; O’nun Daire-i Ulûhiyetinin sırlarına tercüman olsun!
Evet, Cenâb-ı Hakk’ın kendine has işlerine ve Zât’ına ayna olacak pek çok şey vardır Evvelâ, mahlûkat yok iken de O, kendini bilir, eşyaya muhtaç olmadan kendine has işleri bilir; isimlerinde Zatî şe’nlerini görür, bilir isimler âleminde esirde, partiküller dünyasında ve nihayet atom ve büyük mürekkeplerde, isimlerinin cilveleriyle kendini bilir, bildirir ve şuurlu mahlûkatlarına da gösterir